25.1.2011
Kendimi seviyorum. Ama sizi daha çok seviyorum. Bir hafta su gibi akıp geçti. Herkese selamlar olsun...
Bu hafta o kadar doluyum ki ne anlatacağımı bilmiyorum. Ne yaşadıysam ya da not aldıysam ağla-zırla bi dolu gözyaşı… Ne çok birikmişim. Ne çok özlemişim oysa yeniden başlamaya… Bir şehrin hikâyesi biter, yeni bir şehrin başlar. Arkada güzel anılar, güzel dostlar, başarılar, merdiven basamağının bir üst katına sıçramışsındır. Sevinçlisindir, mutlusundur, huzurun yerindedir, kalbin gülüyordur, hüzünlüsündür, kırgınsındır, gözlerin ağlıyordur. Bu devinimi sürekli yaşadıkça bir müddet sonra duygularını yitirmeye başlıyorsun. Hiçbir şeye yetişemiyorsun. Nefes alamıyorsun, bazen denizi bile göremiyorsun başını kaldırıp.
Her şeyi bir anda yaşayıp tadını almaya çalışan ben. Neye yetişirim bilmiyorum fakat bu hafta az da olsa yazımı yazıp yola öyle çıkacağım.
“"Haydi abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumanı,
Var git,
Böyle ferman etti
Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi
Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan."
Cahit Sıtkı’nın ünlü şiiri, şiirde geçen Abbas’ın kim olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Savaş Ay Takvim gazetesinde yazmış köşesinde. Nasıl duygulandım anlatamam. İnternetten bulabilirsiniz ayrıntısını.
Şair askere gittiğinde yedek subaydır. İsmi ilginç gelmiştir, Abbas oğlu Abbas’ı yanına çağırır ve emir eri tayin eder. Abbas ona tam bir yol arkadaşı olur. Bir akşam yine sofra kurulur ve alkolün tadı yerini bulunca şair ile Abbas’ın sohbet koyulaşır. Şair Beşiktaş’tan sevgilisini getirmesini ister askerden. Sabah olur asker hazırdır Beşiktaş’a komutanının sevgilisini getirmeye. Orda çok duygulanır şair ve kapıyı kapatıp çıkar gider. Akşam olur o zaman bu şiir dökülür dizelere…
Bir şairi anlamak için onu tanımak gerektiğini işte bunlar yüzünden daha çok inatla basa basa söylüyorum. Şimdi bu şiiri her okuduğumda bu hikâyesi gelecek aklıma. Daha içten daha bilerek daha çok önemseyerek okuyacağım… Unutmam asla!
Nasıl geçti bir haftanız. Neler yaptınız bilmiyorum. Umarım çok güzel geçmiştir. Ben bir hafta önceden bilet alıp anca salı akşamı gidebildiğim “Hür Adam”ın etkisindeyim hâlâ. Bu kadar az görsellikte, bu kadar sade anlatımda, hayatı boyunca mütevaziliği elden bırakmayan bir adamın onca tutsaklığına rağmen hür olmasını bilmesi ve hayatını o şekilde geçirmesine hayranlıkla ağladım. İzlemediyseniz tavsiye ederim… Çok söylendi çok konuşuldu. Tartışma olması için değil neler yaptığımı bir yıl boyunca bu sayfaya yazacağıma söz verdim kendime, bu nedenle bu notlarım arasında elbet yer alacaktır. Hür Adam’ın inancı onu hür yapmıştır. Bir insan inançları varsa huzur bulur, yol alır. Yoksa...
Hüsnü Arkan, Ezginin Günlüğü grubunun dışında “ solo” adını verdiği bir albüm çıkardı. Yine ünlü şairlerimizin güçlü sözleri olan şiirlerinden güzel eserleri var, konuk sanatçı sesine hasta olduğum Birsen Tezer var, Adile Naşit’e yazılmış çok özel bir çalışma var. Sürpriz çalışmalar için albüm alınmaya değer. Ama ben her zamanki gibi canlı dinlemeyi tercih ederim. Kim bilir belki bir gün Hüsnü Arkan ile şarkı söylemek nasip olur : ))
Nazlı Eray, 2008 de ölen Prof. eşini anlatan bir kitap çıkarmış. Okumadım, okur muyum bilmiyorum elimde bekleyen o kadar çok kitap ve dergi var ki. İsmi “yaşlı ejder” Nazlı Eray’ın eşini anlattığı kitapta bu ismi vererek 60’lı ve 70’li yıllarını da anlatıyormuş. Gerçi okuyup tespit etmeyi istediğim bir durum var. Kitap tanıtımını okuduğumda bir yorum vardı; eşinden ötürü şöyle deniyor, “Nazlı Eray ’Yaşlı Ejder’ diye andığı Metin And’ı, anlayışsız, kendi dünyasında yaşayan, kavgacı ve sürekli paradan söz eden bir hoca gibi hatırlıyor.” Radikal gazetesinden böyle anlatılmış. Bir insan eşini sevmemiş, kötü günler geçirmiş olabilir. Acaba o öldükten sonra bunları bağıra çağıra etrafa anlatmak hoş mu? Yani bir yazar olarak evet hayatımızdan beslenmeliyiz ama bu kadar su yüzüne çıkmalı mı her şey… Okumadan başka yorum yapamam kitap hakkında. Merak ettim şimdi kendi kendime yazarken : ))
Dün okuduğum bir haberi daha paylaşayım sizlerle. Belki sizlerin elinde de vardır. Metis Yayınları’nın “ırkçılığa, ayrımcılığa ve nefret suçlarına karşı” başlığı altında çıkarmış olduğu 2011 Ajandası. Ben sanırım ajandayı DNR’dan aldım tam hatırlamıyorum. Lakin bu ajandayı Nezih Kitapevi satmama kararı almış. Sebebine gelince elinde olanlar görmüştür mutlaka. Daha ilk sol sayfada “işeyen bir oğlan çocuğu” vinyeti var. Ben o sayfada yazanlara göz gezdirdim. Vinyet gayet muzır bir işaret gibi geldi hoşuma gitmişti. Fakat 10 Kasım tarihine denk gelen sayfada da bu vinyet olunca çok tepki geldiğini ve bu yüzden satmak istemediklerini söylemişler. Metis Yayınları Yönetmeni Semih Sökmen şöyle bir açıklama yapmış “Ajandanın bütün sol sayfalarında olumsuzlukların üzerine işeyen bir oğlan çocuğu, sağ sayfalarda da olumlu, insani değerleri pankart olarak gösteren bir kız çocuğu vinyeti var. Her ajandada olduğu gibi 10 Kasım, milli ve dini bayramlar işaretli. Bizim bunu maksatlı olarak 10 Kasım’ın olduğu yere de koyduğumuzu düşünmek için çok kötü niyetli olmak lazım”. Ben bir reklamcı olarak çok güzel bulduğumu, hatta dediğim gibi muzır bir işaret olarak algıladığımı, başarılı sayfaları ve verdiği mesajları yüzünden de tebrik ettiğimi buradan bildirmek istiyorum. Merak edenler varsa alıp kendi değerlendirmelerini yapabilirler.
Geldik haftanın sonuna. Ben yazarken çizerken çok şey kaydettim. Dizeler yazdım. Ünlü şairler ve hayatlarını tanıdım. Haftaya yayınlayacağım söyleşinin soruları tamam cevaplar gelince sürprizimi haftaya sizlerle paylaşmanın heyecanı var. İş güç koşturmaca derken sonuna geldik. Bir çok film izledim. Bunlardan bir tanesini size tavsiye edeyim. Çünkü dün gece internetin tüm azizliğine rağmen sonuna kadar dayandım. Film gerçekten çok güzeldi. Konusu bir düşünürün Hypatia’nın hayatını anlatıyordu. Ablam tesadüf ne izliyorsun dediğinde kısaca bahsettim. Aslında o bir düşünürden çok akıllı bir matematikçi deyince filmin ortalarında malûm anlaşılıyor. Tabi ablam matematikçi olunca onun tanıması normal.
Filmin adı “Agora” 2009 İspanya yapımı olan bir film. Kimin oynadığı çok önemli gelmedi bana. İskenderiyeli bir düşünürün, matematikçinin hayatını anlatıyor. Çok akıllı bir o kadar güzel bir kadın. Dini çatışmaların süregeldiği, hristiyanlığın yayılmaya başladığı ve yahudilere diğer dinlere karşı öfkenin büyüdüğü zamanlarda bilim ile uğraşmanın zorluğu, elbet dönem itibariyle ciddiyetini korumakta. Bu filmde dinsel olayların ağırlık gösterdiği malûm, yalnız bu filmde asıl olguyu kadın bir düşünürün nasıl yok edildiği. Yaşasaydı bu dünyaya daha erken zamanlarda bilgiler sağlamış olacak ve belki de şu an herkes tarafından bilinen bir kadın olarak anılacaktı. Filmi izlediğim site, filmin altında izleyenlere yorum sayfası açmış. İnsanların bir filmi nasıl izlediği, ne gözle baktıkları, ne yönde yorduklarını gözlemleyebiliyorsunuz. Bazen yeri gelince söylemek lâzım diye düşünüyorum. Sanat için yapılmış işleri din ile, dil ile, ırk ile yorumlamaya kalkarsanız hata yapma olasılığınız çoktur.
Bu nedenle objektif davranmakta yarar vardır. Olamıyorsanız susmak gerekir. Elinde balta bıçakla dolaşmak hiç hoş olmaz. Yorum yapmak için de biraz bilgi sahibi olmak gerek diye düşünüyorum. İzleyin mutlaka beğeneceksiniz.
Toplumcu bir mesaj daha vermek istiyorum içimden geldi. Dün gelip kendini efendi zanneden, elinde sopalarla gezen cehennem zebanilerine “canınız cehenneme” : )))
Ben şimdi ufaktan hazırlanayım. İstanbul beni bekler. Haftaya görüşmek üzere…
Sevgimdesiniz.
Banu Kalyoncu