29.12.2024
Herkese Merhabalar!
Benim bu yıl ikinci ama senenin finalini yapacağım hafta sonu yazısındayız. Aslında her sene yazı yazmak için kendime gaz verdiğim fakat bambaşka işler, koşturmaca vesilesiyle yazmaya zaman ayıramamak beni üzüyordu. Neyse ki okumak için zaman buluyorum. Onun için özel zaman ayırıyorum. Kitap sayfalarının arasında kendine yeni evrenler kuran bir hayal gezgini gibi hissediyorum kendimi. Bu da beni çok mutlu ediyor. Kitap okumak dünyada canlıya dair her durumda bakış açımı genişletmeme fayda sağlıyor. Hatta yazılımını geliştirdiğimiz www.sosyalkitap.com sitemizde gruplar kategorisinin detaylarının yapılmasını bekliyorum. Oraya “toplu taşımada kitap okuyanlar” grubu kuracağım. Çünkü İstanbul’da yolda çok fazla kitap okuyanlardan biri de benim. Sizi de beklerim.
Hepimizin bildiği ama hepimizin okumadığı “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabından bahsedelim mi biraz? Gabriel García Márquez’e Nobel Edebiyat Ödülü’nü getiren bu ölümsüz başyapıt, insanlığın yalnızlık, kader, aşk, hafıza ve geçmişle hesaplaşma gibi evrensel temalarını, masalsı bir anlatımla buluşturarak edebiyat dünyasında kalıcı bir iz bırakmıştır. Özellikle; bugün dünya çapında milyonlarca okura ulaşmış olup İspanyolca yazılmış en etkileyici edebî eserler arasında, Miguel de Cervantes’in “Don Quijote”si ile birlikte anılır. Kitabı okumadıysanız belki Netflix’te yakınlarda dizisi yayınlandı onu izlemişsinizdir. Kitabı okumayan diziyi izleyenlerin sıkılacağını düşündüm. Çünkü ben kitabı okuduğum halde diziden sıkıldım. Hatta şöyle bir yorum yapmıştım. Kitabı okuyunca kendimi aileden biri gibi düşünüyordum, diziyi izleyince ailenin içine giremedim. Bu tabii herkesin olayları nasıl kavradığı ile alakalı olabilir.
Gabriel García Márquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı romanı, Kolombiya’da hayali bir kasaba olan Macondo ve bu kasabanın kurucusu José Arcadio Buendía ile onun soyundan gelen birçok kuşağın hayatını konu alır. Romanın merkezinde, Buendía ailesinin kuşaklar boyu süren yalnızlığı, aşkları, savaşları, hayal kırıklıkları ve garip rastlantılarla örülü kaderi bulunur. Eserde, gerçeküstü olaylarla günlük hayatın iç içe geçtiği “büyülü gerçekçilik” akımı son derece çarpıcı biçimde kullanılır. Bu yaklaşım, Latin Amerika toplumunda rasyonel düşüncenin yanı sıra efsanelere, inançlara ve folklora verilen önemi yansıtır.
Öykü, José Arcadio Buendía’nın kasabayı kurmasıyla başlar. Zaman ilerledikçe kasaba gelişir; ailenin fertleri ise iç içe geçen ilişkiler, evlilikler, doğumlar ve ölümlerle çoğalır. Ne var ki, ailenin her bireyi farklı bir yalnızlık biçimiyle karşı karşıya kalır. Bazıları dünyaya, bazıları aileye, bazıları da kendi iç dünyalarına kapalıdır. Siyasi kargaşa, iç savaşlar, aşklar, ihanetler ve mucizevî olaylar kasabanın kaderine yön verirken, Buendía ailesi geçmişten kurtulamayarak kaderlerini tekrar tekrar yaşar. Kaderlerinin mühürlü olduğu metinler, romanın sonunda ailenin ve Macondo’nun yazgısının belki de en başından belli olduğunu ortaya koyar. Bu yüz yıllık serüven, kişinin veya ailenin ne kadar ileri giderse gitsin geçmişten kopamama döngüsünü vurgulayarak “yalnızlık” temasının evrensel bir yansıması hâline gelir. Roman, sıradan görünen bir dünyaya büyülü veya fantastik öğelerin doğal biçimde eklenmesiyle öne çıkar.
Şimdi gelelim günümüze. Yüzyıllık Yalnızlık kitabı yazıldığında ben henüz hayatta değilim. Fakat o zaman bile “çekilen yalnızlık” kişileri nasıl bir sona sürüklediğini anlatan, dünyaya bağlı ama dünyadan kopuk ilişki ve yaşamlar… Hep başa dönerek, efsanelere ve ilk inanca bağlı kalarak devam ediyor. Bugün de bakarsak önce kendi yaşantımıza sonra çevremize, küçülen aileler, kopuk ilişkiler, umursamazlık. İletişim kurmak ve bir araya gelmek için bir felaket olması gerekiyor. O da yakında etkisini yitirir diye korkuyorum. “Yalnızlık” kavramımız kitapta olduğu gibi günümüzde de, hem bireyin kendi iç dünyasındaki kopukluk, hem de toplumun modernleşme sürecinde yaşadığı yabancılaşmayı simgeler biçimde aşikar.
Bugün daha çok “yalnızlık” kavramından bahsederken duygusal olarak bizdeki etkilerini dile getirmek istiyordum. Geçici duygusal zevkler uğruna zamanımızdan, ideallerimizden, sağlığımızdan, varlığımızdan oluyoruz. Doyuma ulaşmayan bu zevkler bizi bu istemsizce içine çeken dijital dünyanın merhametsiz sonuçlarına taşıyor. Farkında değiliz. Ya da farkında olduğumuz halde bu toplumsal popülarite içinden çıkamıyoruz.
Çok çok uzun zamandır “yalnızlık” kavramını genelde toplantılarda dile getirip, tüketicilerin yaşamış olduğu duygularının davranışlarına nasıl yansıdığını konuşmaktayız. Bu konu ile ilgili bir yazı hazırlıyordum bakın ne ile karşılaştım. Türk Dil Kurumu tarafından belirlenen bir değerlendirme kurulu bu yılın kelimelerini belirlemiş ve kelimeler oylamaya sunulmuş. Oylamaya değer bulunan kelimeler “kalabalık yalnızlık”, “merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zeka” ve “dijital yorgunluk” olarak belirlenmiş. Yaklaşık 1 milyon kişi halk oylamasına katılmış. “2024 Yılının Kelimesi/Kavramı” olarak “kalabalık yalnızlık” kavramının seçildiği açıklanmış. Kalabalık Yalnızlık ile daha detaylı bir yazı paylaşacağım sizinle, burada kısaca değinme sebebim ise; bu sene belirlenen kelimeler resmen çoğumuzun içinden geçirdiği kelimelerdir. Buna bir tane daha “adaletsizlik” kavramını da ben eklemek istiyorum.
Günümüz modern dünyasında yalnızlık sorunu, bireylerde stres, depresyon, kaygı, iletişim eksikliği ve güvensizlik gibi ciddi psikolojik problemlere neden olabilir; hatta intihar düşüncelerine kadar uzanan trajik sonuçları tetikleyebilir. Hepimizin bildiği ve dile getirdiği bir örneğimiz var aslında...
Dikkatinizi Squid Game dizisine çekmek istiyorum. “Squid Game,” borç batağındaki insanların büyük bir para ödülü için bir dizi ölümcül çocuk oyununda yarıştığı, Güney Kore yapımı gerilim-drama dizisidir. Toplumsal eşitsizlik, çaresizlik ve etik ikilemleri sert bir üslupla ele alarak izleyicileri derin bir sorgulamaya davet eder. Ve maalesef bu kişilerin ölümcül çocuk oyunlarına gidecek kadar çaresiz bırakan sebepleri bir üst paragrafta yazdım sanırım. Squid Game’in bu kadar ses getirmesinin nedenlerinden biri, modern dünyanın acımasız rekabet atmosferini, işsizlik ve borç gibi dertleri, oldukça “abartılı” ancak rahatsız edici derecede tanıdık bir kurgu içinde sunması.
2. sezonu da izlediyseniz ben 4. Bölümden sonra hayal kırıklığına uğradım saçmaladığı için ama sonuna kadar izledim. Sonunu anlatmayacağım endişelenmeyin, fakat para için insanların düştüğü durumu düşününce, oradaki yaşamlara bakınca yine yalnızlık gözünüze çarpmıyor mu? Bu insanlar bu kadar yalnız olmasaydı saçma sapan borç batağına düşmez, ölüme koşmazlardı gibi geliyor. Dijital para tutkunlarını da unutmayalım. Kolay yoldan, hızlıca, emek harcamadan para kazanma düşüncesi size de tanıdık geldi mi? Ve bu nedenden ötürü dizide oyun oynamaya gelenler gençler!
Bu hikâye, günümüz toplumundaki kredi borçları, sosyoekonomik uçurumlar ve acımasız rekabet gibi konulara sert bir eleştiri olarak yorumlanmıştı. Dizinin yapımcısı Hwang Dong-hyuk verdiği röportajlarda, dizinin temelinde “insanların hayatta kalabilmek için ne kadar ileri gidebileceklerini” sorgulamak olduğunu vurgulamış. Bazı hayran teorilerinde, Squid Game’in zengin ve güçlü kesimlerin, borcu olan veya topluma “yük” olarak görülen insanları ortadan kaldırmak için düzenlenen bir tür “kanlı eğlence” olduğu öne sürülüyor. Aslında bu, dizinin kurgu içerisinde de kısmen doğrulanan bir motivasyon: Zengin “VIP”lerin vahşi yarışmayı finansal olarak desteklemeleri ve olan biteni eğlence gözüyle izlemeleri. Ellerinde kadehler ve yüzlerinde maskelerle, oyun oynayan insanların ölüp ölmeyeceğine dair bahis oynayıp, kendi aralarında rekabeti övmeleri de korkunç. Bu dizi bu yılın bitmesine son iki gün kala FARKINDALIK getirsin.
Bu vesileyle; yeni yılda, yalnızlığa teslim olmak yerine sevdiklerimizle bağlarımızı güçlendirmeyi seçelim. Ailemize ve dostlarımıza vereceğimiz değer, hem kalplerimizi hem de çevremizi ısıtacak; paylaşarak çoğalan mutluluğu hep birlikte deneyimleyeceğiz. Daha çok iletişim kurarak, birbirimize destek olarak ve topluma yararlı bireyler haline gelerek, yalnızlığın üzerimizdeki yükünü hafifletelim. Hayatımızın sınırlarını belirleyip düzenleyerek, kalıcı mutluluğumuza odaklanalım. Yeni yıl hepimize sevgi, dayanışma ve huzur getirsin!
Sevgilerimle.
Banu Kalyoncu