1.2.2026
* Bu yazı Linkedin "Şimdiki Zaman Bülteni"m için hazırlanmıştır.
Sevgili Nazik Okuyucum,
Cemiyetin en son havadislerini duydunuz mu? Netflix semalarında Bridgerton rüzgarları esiyor, yeni sezonun o maskeli baloları ve skandalları ekranlarımıza düştü. Lady Whistledown yine kalemini kuşanmış, "sevgili nazik okuyucum" diyerek bizi Londra sosyetesine davet ediyor. Bu hafta sonu biraz dizi izleme şansı bulduğum doğrudur.
Ancak itiraf etmeliyim ki biz çocukken pazar günleri beklediğimiz o "yeni bölüm" heyecanı, ne Netflix’in algoritmasına sığardı ne de bir çırpıda izlenip biten bölümlere... Bizim için haftanın en şaşaalı balosu, pazar sabahları TRT ekranlarında, parmaklarında devasa yüzükleri ve omuzlarına dökülen saçlarıyla "Barış Çelebi"nin başlattığı törendi.
Bugün 1 Şubat. Takvimler 2026’yı gösterse de kalbimiz hâlâ o pazar sabahlarında, "Adam Olacak Çocuk" kürsüsünün önünde birer birer puan alışımızda takılı kalmış durumda. 27 yıl önce bugün aramızdan ayrılan Barış Ağabeyimizin bıraktığı o samimi boşluğu, hiçbir dijital platform dolduramıyor. Ruhu şad olsun...
Barış Manço’nun o disiplinli pazar sabahlarından sonra, bizim asıl "yaşam koçlarımız" evdeki büyüklerimizdi. Biz teknolojiyle büyümedik, teknoloji bizimle büyüdü demiştik bir önceki yazımızda ama o zamanın insanındaki "mühendis kafa" kimsede yoktu. Ankara’da büyüyüp toprağa aşık olan, mühendis titizliğiyle kendine küçük bir çiftlik kuran babamdan doğayı ve hayvanları öğrendik, vitrinde gördüğü bir elbiseyi sadece bakarak hafızasına kazıyan babaannemden ise örmeyi.
Babaannem, bir montu, tulumu, elbiseyi inceler, birkaç gün sonra bizi o kıyafetin içinde sokağa salardı. Ben örgü örmeyi onunla sevdim. Her örgüyü elime aldığımda ona bir dua gönderirim... Çünkü şimdi anlıyorum ki, o sadece yünleri birbirine dolamıyordu, o aslında sessiz bir matematik inşa ediyordu.
Örgü deyip geçmeyin o safi matematiktir. Hatta tarihte örgü, dünyanın en masum casusluk aracıydı. Birinci Dünya Savaşı’nda Belçikalı kadınlar, tren yollarının kenarında örgü örerken, geçen her asker treni için bir ilmek "ters", topçu treni için bir ilmek "atıyor", örgü bittiğinde düşman lojistiğinin haritasını çıkarıyorlardı. Kodlarını ipek ipliklere düğümleyen ajanlar, orduların kaderini değiştirdi.
Bu "zehir kafa" mirası, 1997 yılında Kütahya’da Dumlupınar Üniversitesi’nde okurken benim hayatımı kurtardı, gereken bütçeyi, babaannemden öğrendiğim o ilmeklerle kazandım.
Babaannemin o bir bakışta modeli hafızasına kazıyan dehası, benim ellerimde üniversite yıllarımın harçlığına, hatta yıllar sonra kuracağım Pifabric markamın temellerine dönüştü. Yıl 1997... Kütahya’nın o insanın iliklerine işleyen, karın aylarca yerden kalkmadığı meşhur kışları. Dumlupınar Üniversitesi’nde Seramik okurken bir yandan da Güzel Sanatlar sınavları için üç ayrı hocadan çizim dersleri alıyordum. Babama yük olmamak, kendi yolumu kendi emeğimle çizmek için elimde sadece tığlarım, şişlerim ve babaannemden miras kalan o "matematiksel" bakış açım vardı.
Kütahya Belediyesi’nin El Sanatları dükkanı, bizim gibi üretmek isteyen hanımların limanıydı. Orada, hala dostluğumuzu sürdürdüğümüz mağaza yöneticisi canım arkadaşım Semra ile tanışmıştım. O dönem bebek hırkaları sadece "pembe, mavi, beyaz" üçgenine sıkışmıştı. Ben ise turkuazları, turuncuları, pastel koyu yeşillerini yan yana getirdim. Kütahya’nın kalburüstü hanımları arasında bu hırkalar birer imza haline gelmişti. Semra hala der ki, "Senin hırkaları görenler bugün bile 'Bunlar Banu’nun işleri' diye tanıyor."
Hikayemin en trajikomik anısı ise Denizli pazarlarında satış yapan bir ağabeyimizle ilgilidir. Onlarca patik örüp bırakırdım dükkana ve bu ağabey birkaç ay benim işlerimi satın aldı. Sonra benim ürünlerimi almayı bıraktı. Sebebi neydi biliyor musunuz? İnsanlar bu patikleri "makine işi, hazır ürün" zannediyorlarmış! Çünkü örgümde ne bir ilmek hatası vardı ne de tersini çevirdiğinizde o çirkin ip fazlalıkları... Kusursuzluk, el emeği pazarında "inandırıcılık" sorunu çıkarmıştı. O gün anladım ki, ben sadece örgü örmüyordum, ben o her ilmeğin yerini ve adımlarımı milimetrik hesaplıyordum.
Kütahya'nın kışını fırsata çevirmeyi de o zaman öğrendim. Baktım patik satamıyorum şehre ilk kar düştüğünde dükkana sadece düz örgüyle renk renk 40 tane atkı-bere takımı bıraktım, 15 günde hepsini sattım. Diğer hanımlar beni görüp atkı-bere yapmaya başladığında, ben çoktan bir sonraki yılın adımı planlamıştım. Kar tanesi desenleri! Onlar kar tanesi yapmaya başladığında ben devasa ponponlarla "efsane" olan o modelleri çıkardım.
Aslında yaptığım şey tam olarak buydu, Pazarın içinde ama pazarın bir adım önünde olmak. O dükkan sonra kapandı ama ben o kışlarda, o şişlerin ucunda neler başarabileceğimi keşfetmiştim. İşte kadın emeği dediğimiz şey tam olarak bu, sadece bir üretim değil, bir hayatta kalma ve kendini inşa etme mücadelesi. O zamanlar öğrendiğim bu yöntemi yıllarca çalıştığım her işte uyguladım. Halen sevinçle ve heyecanla yapıyorum.
Yarın ara tatil bitiyor, okul zili yeniden çalıyor. Tüm çocuklarımıza başarılar dilerim. Ama şunu unutmayalım, Yapay Zeka çağında yaşıyor olabiliriz ama bir çocuğun ebeveyninden öğreneceği el becerisi, toprakla kuracağı bağ ve o "üretme" tutkusu her türlü yazılımdan daha kıymetli.
Geçen hafta bahsettiğim ama çok fazla iştirak görmeyen bir konuyu bu pazar, sadece konuşmakla kalmayalım ve hatırlatayım istedim. Umuda Uzanan Eller Derneği ile Adana/Aladağ’daki bir köy ilkokulunun eksiklerini tamamlıyoruz. Boya badanasından kırtasiyesine, kışın ısınmaları için klimadan yer minderlerine kadar her şeye ihtiyaçları var.
Nasıl destek olabilirsiniz? Eğer bu pazar dışarı çıkmayacaksanız, o içeceğiniz bir kahvenin bedelini uuedernek.com üzerinden bağışlayabilirsiniz. "Ben bizzat malzeme desteği vermek istiyorum" derseniz, detaylı listeyi bana özel mesajla sorabilirsiniz.
Çocuklar, iyiliğin sadece kitaplarda değil, insanların birbirine uzattığı ellerde olduğunu görerek büyümeli. Gelecek, o sınıflarda yeşerecek.
Görünür olduğumuz, emeğimizin hakkıyla taçlandığı bir şimdiki zaman dileğiyle…
banukalyoncu