12.4.2026
* Bu yazı Linkedin "Şimdiki Zaman Bülteni"m için hazırlanmıştır.
Vefa Sultan: Veda etmeden mi gidersin Yâreli? Veda da vefadan değil midir? Ne diye veda etmedin bana?
Yâreli: Kim hakkıyla veda edebilmiş ki şeyhim...
Vefa Sultan: Hiçbir giden ardında ne bıraktığını bilmez, lakin sen bil Yareli. Ardında bıraktığın dostça bir sada, hikmetli bir feyz olsa gerek.
Yâreli: Ben sizinle sükût ederek konuştum, sizin yanınızda dostluğu da buldum hakikati de, gitmek bana da zul gelir, o yüzden veda edemedim şeyhim. Dedim ki; “gitmeler diyarındayız gönlüm kalmak istemesin. “
Vefa Sultan: Hangimiz burada kalıcı ki dostum. Hepimizin istikameti aynı yere değil mi? Seni çağıran hakikat, bizi de beklemez mi sanırsın? Ettiğin kelam bir kalbe dokunduysa, verdiğin sevgi samimiyetle karşılık bulduysa, sen gitsen ben gitsem hikayemiz bitse ne olur Yâreli? Dokunduğumuz onca kalp bizi duayla yad eder ya..
Herkese merhabalar,
İzleyen mutlaka vardır aramızda TRT ekranlarında Vefa Sultan isminde bir dizi vardı ve bu dizi ramazan ayında final yapmış. Yapmış diyorum çünkü ben kız kardeşim Fatma’nın bahsetmesiyle diziden haberdar oldum. Ramazan sonrası izlemeye başladım. Her bölümünde ayrı bir feyz aldıysam da, bizi izlerken yaşlara boğan bir veda sahnesi vardı. Vefa Sultan ve Yâreli’nin veda konuşma sahnesi. (Yâreli: Vefa Sultan'ın yoldaşlarından biri olan, dertli, aşık ve meczup (abdala dönmüş) bir karakterdir.) İşte bu hafta bültenimize böyle başlamak istedim. Malum “Şimdiki Zaman Bülteni”nde anı yaşıyoruz.
Dizinin veda konuşmasıyla; geçen hafta hayatımda var olan tüm vedaları düşünerek geçirdim. Vedalarımızı ne kadar hakkıyla yapıp yapamadığımızı tarttım.
Vedalaşmak, bir kapıyı kapatmaktan ziyade, o kapının ardındaki odayı zihnimizde mühürleyip anahtarı kalbimize bırakma sanatıdır. İnsan için zordur. Çünkü her veda, alışkanlıklarımızın ve güvenli alanlarımızın bir kısmını da yanında götürür.
İnsan, doğası gereği sürekliliğe inanır. Ancak hayat, statik değil akışkan bir yapıdadır. Vedalar bize sürekli şunları fısıldamıyor mu? Birine veya bir mekana veda ederken, aslında o anki "kendimize" de veda ederiz. Her kopuş, yeni bir tutunma noktasının habercisidir. Veda edilen şey fiziksel olarak uzaklaşsa da, bıraktığı iz "şimdiki zamanın" içine sızmaya devam eder.
"Gitmek sadece bir eylemdir, veda ise bir kabulleniş."
Bu tema ile uzun zamandır karşıma izlediğim filmler, bazı youtube kanallarında işlenen konular, hatta elime aldığım bir kitapta da bu konu vardı. Dr. Serhan Yılmaz’ın “Yaşamak Geçerken” kitabı bambaşka kapılar açtı içimde.
Kitap; yazarın annesini kaybetmesiyle başlayan, ardından baba olma süreciyle iyileşen içsel bir yolculuğu anlattığını görüyoruz. Dr. Serhan Yılmaz, profesyonel kimliğinin ötesinde, bu kitapta "yasın ilahi döngüsünü" anılar, fotoğraflar ve şiirlerle işliyor.
“Küçücüktüm; abimle benim adıma bir şeyler alırdı babam, “Aramızda kalsın” derdi. Anneler Günü’nü kutlardık, kendimiz almış gibi yaptığımız o çam sakızı çoban armağanı hediyelerle. Babam, ayrıca kendi adına da bir şeyler alırdı mutlaka. Sonrası malum, sen gülerdin, biz bahar gözlerinle yürüyüşe çıkardık…
O zamanlardan beri düşünürüm ki anne, sadece kendinden olana değil, o güzel yüreğini açtığın herkese kocaman bir cennet bahçesi! Ve anne her şeyin, herkesin yerini doldurabilen varoluş, bugün de “Dünya Var Olma Günü” annem…”
Vedalaşmak, bazen ruhumuzdan koca bir parçanın kopup gittiğini her an her yerde hissediyor olmamızdır. Ama Dr. Serhan Yılmaz bize, o kopan parçanın yerinde nasıl yeni bir filiz yeşerebileceğini anlatıyor.
Yas tutmak, bağıra çağıra acı çekmeyi gerektirmiyor. Bazen en derin yas, en sessiz olanıdır. Kitapta gördüğümüz o "yalın yas", annesini kanserden kaybeden bir evladın, anılarıyla buluşmasıdır. Serhan Yılmaz, annesinin terliklerini bir yas metaforu olarak sunar. Eşyaların ruhunu da hatırlatıyor bize… Bazen bir insanın yokluğunu, bıraktığı boş bir terlik kadar hiçbir şey anlatamaz. Bir yanda toprağa verilen bir anne, diğer yanda "cennetten toprak getiren" bir evlat kokusu... Kitapta veda, ölümün karanlığından ziyade, yaşamın sürekliliğiyle bağdaştırılıyor.
Dizideki Vefa Sultan’ın dediği gibi; "Kalp Allah’ındır, senin için atınca senin mi sandın?" Serhan Yılmaz’ın hikâyesinde bu teslimiyet, annesinin vefatından kısa bir süre sonra dünyaya gelen oğluyla vücut buluyor.
"Hangi nevresimi yırtıp kaçmıştı bahar, hangi rüzgâr kırıp geçmişti içimdeki umut mevsimini, biliyordum! Bu faili meçhul olmayandan az sonra gelmişti evlat kokusu, cennetten toprak getirmişti kalbimin saksısına…"
Bu satırlar, vedanın aslında bir son olmadığını, sadece bir biçim değiştirme olduğunu hatırlatıyor. Anneye veda edilirken, onun sevgisi bir torunun gülüşünde yeniden vuslata eriyor.
İnsan, kayıplarının ardından dalları dağılmasın diye sarsılmaz bir çınar olmayı seçer. Yas süreci, bu çınarın köklerini daha derine salmasıdır. Yazar, eski fotoğraflar ve şiirlerle aslında sadece kendi yasını tutmuyor; kendi oğluna "daha konforlu bir anı dünyası" bırakmak için geçmişin izlerini yazıyor. Kitabın sonundaki vasiyetname, vedanın en olgun hali: "Gidenlerin ardından kalan acıyı azaltan, umut serpen bir ağaç inşa etmek."
“ “Su 100 derecede kaynar, 99’da değil!”
Hayatta bazı şeyler için o son bir derecelik sabır, o son bir anlık çaba gerekir. Annemin hastalığıyla mücadele ederken de okul projelerini hayata geçirirken de bunu çok net gördüm. Pes etmekle başarmak arasındaki o ince çizgi, sadece bir derecedir bazen.”
Kitabı alıp okuduğunuzda bu satırlar fazlasıyla sizin içinizde yer edecek. Elinize emeğinize sağlık Serhan Bey. Sizin vesileniz ile tüm evlatlarımıza sağlıklı güzel bir ömür, kalplerine vicdan ve merhamet diliyorum. Serhan Bey’in annesi nezdinde, bu dünyadan göçüp giden, iz bırakan ve kalplerimizde yaşamaya devam eden tüm geçmişlerimize rahmet olsun. Yattıkları toprak onları incitmesin. Vedaların ayrılık olmadığı, bir emaneti devretmek olduğunu hatırlatan tüm o güzel ruhların mekanları huzurla dolsun.
Vedalar kapıyı çalmadan, iyiliği ertelememelidir insan. İyilikte yarışalım! Bu dünyada baki olmaya ne dersiniz? Şimdiden keyifli mutlu bir hafta diliyorum.
Sevgiler.