Herkese merhabalar,
Sosyal medyaya bakınca fark ettim; en son haziran ayında, “Şimdiki Zaman Bülteni” yazımla bir şeyler paylaşmışım. “Ben bu arada ne yaptım?” diye düşününce, aslında yaz hiç de boş geçmemiş.
Ocak ayının ilk haftasında yazmaya başladığım “Sürdürülebilir Haller” kitabımı tamamladım ve editörüm sevgili Emre Kalcı ile paylaştım. Ardından birkaç yayınevine gönderdim. Şimdi o güzel “evet”i diyecek yayınevini bekliyorum.
Terasta ise bambaşka bir üretim vardı. Domates, biber, semizotu, mısır ve nohut hasadı yaptım. Şimdi mevsimi değiştiriyor; roka, tere ve maydanozla devam ediyorum. Kış için hazırlık yaptık, reçeller, sosyal, meyve suları…Tatile gitmedim ama bol bol güneşlendim, kitap okudum, daha çok yazdım. Hatta bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi başka bir kitap yazmaya başladım.
Bir yandan uzun zamandır zihnimde olan PiFabric markasının düzenlemelerini tamamladım. Kendi üretimlerimin yanına farklı üreticilerle yaptığımız anlaşmaları da ekledik; şimdi Amazon Türkiye mağazamızı hazırlıyoruz.
Kalyoncu Vakfı tarafında da yoğun bir dönem geçirdik. Vakfın dijitalleşme süreçlerini çalışıp büyük ölçüde hayata geçirdik. Bu yıl vereceğimiz öğrenci bursları için hazırlıklarımızı yaptık. Önümüzde birkaç dijital geliştirme daha var; onları da tamamladıktan sonra yeni çalışmalar için start vereceğiz. Zamanı geldikçe onları da sizlerle paylaşırım.
Derken Eylül geldi.
Ben de “Yeni bir dönem başlıyor, şöyle güzel bir genel temizlik yapayım” dedim ve belimi incittim. :) Son bir haftadır mecburen yatarak dizi izliyor, kitap okuyorum.
Sanırım Allah’ım bana “Biraz da dur” demek için küçük bir işaret yolladı.
İyi ki de yollamış olabilir.
Çünkü insan durduğunda, koştururken göremediği bazı şeyleri daha net görüyor. Son bir haftada ben de biraz dinlendim, biraz düşündüm; neyi sürdürmek istediğime, neyi geride bırakabileceğime ve bundan sonra zamanımı nereye ayırmak istediğime daha sakin baktım. Galiba kendime, hayatım için güzel bir yol haritası çizdim.
Şimdi Eylül’e biraz daha dinlenmiş, biraz daha sadeleşmiş ama yine kafasında bir sürü fikirle giriyorum.
Ve uzun bir aradan sonra Şimdiki Zaman Bülteni de geri dönüyor.
Bu defa biraz da son aylarda kendi hayatımda fark ettiğim bir şey üzerine yazdım. Her şey daha akıllı, daha hızlı ve daha dijital olurken neden giderek daha fazla insan sessizliği, mahremiyeti, elleriyle bir şey üretmeyi ve biraz görünmez olmayı özlüyor?
Geçtiğimiz aylarda “Biz Teknolojiyle Büyümedik, Teknoloji Bizimle Büyüdü” diye bir yazı yazmıştım. Bizim kuşağın biraz tuhaf bir yerde durduğundan bahsetmiştim. İnternetsiz araştırmayı, navigasyonsuz yol bulmayı, cep telefonsuz buluşmayı biliyoruz ama bugün yapay zekâyı da kullanıyoruz, toplantılarımızı çevrimiçi yapıyor, dünyanın öteki ucundaki bir bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz. Teknolojinin öncesini bildiğimiz için sonrasına da biraz farklı bakabiliyoruz.
Aradan geçen aylarda başka bir şey dikkatimi çekmeye başladı. Üstelik yalnızca kendi çevremde değil. Dünyanın farklı ülkelerinde yayımlanan araştırmalarda, gazete yazılarında, trend raporlarında, etkinliklerde ve insanların günlük tercihlerinde benzer bir hareket var. Bir tarafta yapay zekâ, akıllı cihazlar, algoritmalar, kişiselleştirilmiş hizmetler, birkaç saniyede üretilen görüntüler ve sürekli hızlanan dijital bir hayat; diğer tarafta ise defter satın alan, plak dinleyen, filmli fotoğraf makinesi kullanan, örgü ören, seramik yapan, bahçeyle uğraşan, telefonunu başka odada bırakan, hatta para verip telefonun yasak olduğu etkinliklere katılan insanlar.
Bir tuhaflık yok mu sizce?
Daha birkaç yıl önce hayatımızdaki her şeyi akıllandırmaya çalışıyorduk. Akıllı telefon, akıllı saat, akıllı ev, akıllı televizyon, akıllı otomobil... Şimdi ise giderek daha fazla insan hayatındaki bazı şeylerin biraz daha “akılsız” olmasını istiyor.
Belki de bir doygunluk noktasına geldik.
Yanlış anlaşılmasın; teknoloji karşıtı bir yazı yazmıyorum. Tam tersine, hayatım boyunca teknolojiyle çalışan biri olarak teknolojinin bize sağladığı imkânları küçümsemem mümkün değil. Fakat sanırım artık asıl konumuz teknolojinin ne yapabildiğinden çok, hayatımızın ne kadarını ona bırakacağımıza karar vermek olacak.
Çünkü son yıllarda ilginç bir şey oldu. Teknoloji bize bir araç sağlamadı, davranış biçimi de verdi. Sabah gözümüzü açtığımızda telefona bakmayı, yürürken kulaklık takmayı, beklerken ekrana yönelmeyi, yediğimiz yemeği fotoğraflamayı, gittiğimiz yeri göstermeyi, yaptığımız işi duyurmayı, hatta bazen yaşadığımız bir anı başkaları görmeden tamamlanmamış saymayı öğrendik.
Bir zamanlar hayatı yaşıyor, arada fotoğraf çekiyorduk. Şimdi zaman zaman fotoğraf çekebilmek için hayatı düzenliyoruz.
Burada sosyal medyadaki değişimden bahsetmek değil amacım. Daha büyük bir değişimden söz ediyoruz: insanın dikkatinin sürekli dışarıya çağrılması.
Bir mesaj geliyor, bakıyoruz. Bir haber bildirimi geliyor, bakıyoruz. Birinin paylaşımına bakarken başka bir video başlıyor. O videodan başka bir habere, oradan bir ürüne, ardından hiç tanımadığımız birinin hayatına geçiyoruz. Beş dakika diye elimize aldığımız telefonla yarım saat sonra nereden başladığımızı unuttuğumuz zamanlar oluyor.
Eskiden hayatın içinde küçük boşluklar vardı. Otobüs beklerdik. Doktorun kapısında otururduk. Bir arkadaşımız masadan kalktığında etrafımıza bakardık. Trafikte camdan dışarıyı seyrederdik. Bazen gerçekten hiçbir şey yapmazdık. Şimdi o boşlukların neredeyse tamamını doldurduk. Canımızın sıkılmasına bile izin vermiyoruz. Oysa belki de zihnimizi rahatlatan şeylerden biri tam olarak o boşluklardı.
Bu konuda 2025 yılında yayımlanan ilginç bir deney var. Araştırmacılar insanların akıllı telefonlarını ellerinden almıyorlar. Arama ve mesajlaşma devam ediyor. Bilgisayardan internete girmek de serbest. Yalnızca iki hafta boyunca telefondaki mobil internet erişimini kapatıyorlar. Yani telefon hâlâ telefon ama cebimizde sürekli açık duran internet kapısı kapanıyor.
Sonuç oldukça dikkat çekici. Katılımcıların ruhsal iyilik hâlinde, yaşam memnuniyetinde ve dikkatlerini sürdürebilme becerilerinde iyileşmeler görülüyor. Katılımcıların yüzde 91'i ölçülen üç temel alandan en az birinde gelişme gösteriyor. ¹ Fakat bana göre araştırmanın en ilginç kısmı: İnsanlar telefondan internete ulaşamadıklarında yüz yüze sosyalleşmeye, hareket etmeye ve doğada bulunmaya daha fazla zaman ayırmaya başlıyorlar.
Yani telefon gidince hayatımıza mucizevi biçimde yeni saatler eklenmiyor. Zaman zaten orada. Sadece başka bir yere akıyor.
Birkaç ay önce “Zamanı Geri Kazanmak” başlıklı yazımda yapay zekânın bize kazandırdığı boş zamanı yeniden teknoloji tüketerek mi harcayacağımızı, yoksa sanat, kitap, üretim ve gerçek sosyalleşme için mi kullanacağımızı sormuştum. O sorunun cevabı bugün biraz daha önemli geliyor bana. Çünkü zaman kazandıran teknolojilerimiz çoğaldıkça vaktimiz neden hâlâ yetmiyor?
Belki de zamanı kazanıyoruz ama dikkatimizi kaybediyoruz.
Analog hayat geri mi geliyor?
Son dönemde dünyada “analog yaşam”, “digital minimalism”, “slow living”, “offline club”, “phone-free experience” gibi kavramların bu kadar sık karşımıza çıkmasının nedeni bence burada.
Fakat analog dönüşü yalnızca “eski günleri özledik” diye açıklamak haksızlık olur. Üstelik bu hareketi yalnızca bizim gibi analog dünyayı yaşamış kuşaklar taşımıyor. Filmli fotoğraf makinelerine, plaklara, basılı kitaplara, el işlerine ve eski tip telefonlara ilgi gösterenlerin önemli bölümü o yılları hiç yaşamamış olan gençler.
İnsan hiç yaşamadığı bir zamanı özleyebilir mi? Belki zamanı değil, o zamana ait bazı duyguları özlüyor. Daha az erişilebilir olmayı mesela. Daha az izlenmeyi. Daha az görünmeyi. Her anını açıklamak zorunda olmamayı. Bir fotoğraf çektikten sonra nasıl çıktığını hemen görememeyi. Bir arkadaşına ulaşamadığında birkaç saat beklemeyi. Bir şarkıyı sevdiğinde algoritmanın hemen arkasına benzer yüz şarkı dizmemesini. Bir şeyin bitmesini.
Çünkü dijital çağın en önemli özelliklerinden biri her şeyi sınırsızlaştırması oldu. Bir plağın son şarkısı vardır. Bir kitabın son sayfası vardır. Bir gazetenin son haberi vardır. Bir fotoğraf makinesinin filmi biter. Bir defter dolar.
Sosyal medya akışının ise sonu yok. Aşağı doğru kaydırıyorsunuz ve dünya bitmiyor. Belki insan beynini yoran şeylerden biri de budur. Tamamlanma hissini giderek daha az yaşıyoruz.
Kitap okuyup kapağını kapattığınızda “bitti” diyebilirsiniz. Ördüğünüz bir kazak biter. Yaptığınız yemek sofraya gelir. Ektiğiniz bitki büyür. Defterin son sayfasına ulaşırsınız. Fakat üç saat sosyal medyada dolaştıktan sonra ne tamamladığınızı söylemek zordur.
Sanırım analog dünyanın bugün yeniden kıymetlenmesinin nedenlerinden biri bu, insana bir başlangıç, süreç ve son duygusu veriyor.
Kâğıdın hâlâ söyleyecek bir sözü var
Kâğıt defter diye bahsediyorum sürekli, kağıt olayını da nostalji diye geçmemek gerekiyor. 2024 yılında yayımlanan bir EEG araştırmasında elle yazan kişilerin beyin bağlantı örüntülerinin klavyede yazanlara göre çok daha geniş olduğu görülüyor. Araştırmacılar özellikle öğrenme ve yeni bilgilerin hafızaya yerleşmesi açısından bu bağlantıların önemine dikkat çekiyorlar. ²
Bu yıl yayımlanan, 56 bağımsız çalışmayı bir araya getiren başka bir meta-analiz ise kâğıttan okumanın genel olarak okuduğunu anlama açısından en güçlü format olduğunu gösteriyor. İlginç olan şu: Dijital metinde kaydırma gerekmediğinde fark küçülüyor; fakat metni sürekli yukarı aşağı kaydırmak gerektiğinde kâğıdın avantajı belirginleşiyor.
Bu elbette “ekrandan kitap okumayın” demek değil. Ben okumuyorum ama okuyanlara neden okuyorsunuz demedim şimdiye kadar. Çünkü seyahatte yüzlerce kitabı küçük bir cihazda taşımak muazzam bir kolaylık. Fakat araştırmalar bize basit ama değerli bir şeyi hatırlatıyor. Aynı bilgiyi farklı araçlardan almak aynı zihinsel deneyimi yaratmayabilir.
Belki bundan sonra kendimize “Bunu dijital olarak yapabilir miyim?” diye sormaktan çok “Bunu hangi biçimde yaptığımda daha iyi düşünüyorum, daha iyi hatırlıyorum, daha iyi hissediyorum?” diye sormamız ve deneyimlememiz gerekecek. Teknoloji bize seçim özgürlüğü verdi. Şimdi o seçimi bilinçli kullanmayı öğreniyoruz.
Bir de mahremiyetimiz var
Ben işin bu tarafını çok önemsiyorum. Çünkü dijitalleşmenin hayatımıza getirdiği en büyük değişikliklerden biri hız değil, görünürlük oldu.
Neredeyiz, ne yiyoruz, kiminleyiz, nerede tatildeyiz, doğum günümüz nasıl geçti, hangi restorana gittik, çocuğumuz bugün ne yaptı, ne satın aldık, ne düşünüyoruz...
Bir dönem paylaşmak neredeyse dijital dünyanın doğal diliydi. Paylaşmadığımız şeyi yaşamamış gibi davranmaya başladığımız dönemler bile oldu. Fakat burada da değişim var.
2025 CHI Konferansı'nda yayımlanan ve sosyal medya kullanımındaki değişimi on yıllık bir dönem boyunca izleyen nitel araştırma üç önemli yönelim saptıyor: kamusal performanstan özel etkileşime, içerik üretmekten daha çok tüketmeye ve sosyal medyanın eğlenceli bir yenilik olarak görülmesinden daha problemli bir ilişkiye geçiş. ³
2026 yılında Avustralya'da yapılan başka bir araştırmada da kişisel iletişim söz konusu olduğunda katılımcıların kamusal paylaşımlar yerine ezici biçimde özel mesajlaşmayı tercih ettikleri görülüyor. İnsanlar sosyal medyayı terk etmiyor; ama aynı platformları daha farklı kullanmaya başlıyorlar.
Bu bana önemli geliyor. Çünkü belki de analoglaşma dediğimiz şey yeniden plak almak ya da deftere yazmak değil.
Görünürlükten geri çekilmek de bir çeşit analoglaşma.
Mahremiyetin kıymetini yeniden hatırlamak. Her şeyin fotoğrafını çekmemek. Her güzel akşamı paylaşmamak. Gittiğimiz her yeri bildirmemek. Bir mutluluğun izleyiciye ihtiyacı olmadığını yeniden fark etmek.
Bir zamanlar lüks görünür olmaktı. Güzel yerlerde bulunmak, güzel şeylere sahip olmak ve bunları gösterebilmek statü göstergesiydi. Şimdi ise bunun tam tersine giden başka bir lüks anlayışı doğuyor olabilir.
Görünmez olabilmek.
Ulaşılamamak. Telefonu kapatabilmek. Bir hafta sonunun fotoğrafını hiç paylaşmamak. Nerede olduğumuzu yalnızca yanımızdaki insanların bilmesi. Bir kitabı bitirip kimseye söylememek. Bir yemeği fotoğrafını çekmeden yemek. Kendi hayatımızın bazı bölümlerini yalnızca kendimize saklamak. Mahremiyet saklanacak bir şeyimizin olması anlamına gelmekten çok, bazı şeylerin dünyaya ait olmamasıdır.
Telefonunuzu kapatmak artık etkinlik oldu
Bu dönüşümün artık ekonomik bir karşılığı da var.
Eventbrite'ın 2026'da yayımladığı veriler oldukça çarpıcı. Telefon kullanılmayan etkinliklerin sayısı dünya genelinde 2024 ile 2025 arasında yüzde 567 artmış. Bu etkinliklere katılım ise yüzde 121 yükselmiş. Üstelik hareket birkaç küçük organizasyonla sınırlı değil; telefonların kilitli torbalara konduğu partilerden analog oyun gecelerine, telefonsuz yemeklerden okuma buluşmalarına kadar farklı biçimlerde büyüyor. ⁴
Düşünün.
Bir zamanlar internet bağlantısı olmayan otelden şikâyet ederdik. Şimdi insanlar özellikle bağlantının az olduğu yerlere gitmek istiyor.
Bir zamanlar her masada priz bulunması avantajdı. Şimdi bazı mekânlar telefon kullanmamayı kimliklerinin parçası hâline getiriyor.
Bir zamanlar gece dışarı çıktığımızda “fotoğraf çekmeyi unutmayalım” diyorduk. Şimdi telefonun kapıda bırakıldığı geceler satılıyor.
İnsanlık tarihinde herhâlde ilk kez ulaşılamamak için para ödemeye başladık.
İşte bence burada yeni ve oldukça ilginç bir ekonomi doğuyor, analog ekonomisi.
Telefonsuz oteller, analog kafeler, plak dükkânları, filmli fotoğraf makineleri, basılı dergiler, defterler, kalemler, el işi malzemeleri, seramik atölyeleri, örgü buluşmaları, kitap kulüpleri, bahçecilik, tamir, ikinci el ürün dönüştürme, evde üretim, “slow socializing” etkinlikleri...
Bunların her biri tek başına küçük bir trend gibi görülebilir. Ama hepsine aynı anda baktığınızda başka bir şey görüyorsunuz. İnsanlar yeniden dokunabilecekleri deneyimler satın alıyorlar.
Sahip olmak yeniden değer kazanıyor
Müzikte bunun çok güzel bir örneği var.
Bugün telefonumuzdan neredeyse dünyada kaydedilmiş bütün müziklere erişebiliyoruz. Bir albümü satın almamıza gerek yok. Bir düğmeye basıyor, dinliyoruz.
Buna rağmen IFPI'nin 2026 Küresel Müzik Raporu'na göre fiziksel müzik formatlarının gelirleri 2025 yılında yüzde 8 arttı. Plak gelirleri yüzde 13,7 büyüdü ve bu plak satışlarının üst üste on dokuzuncu büyüme yılı oldu. ⁵
İnsanın bütün müzik dünyasına cebinden ulaşabildiği bir çağda gidip büyükçe, ağır bir plastik plak satın alması ekonomik açıdan pek mantıklı görünmeyebilir.
Ama mesele mantıktan ziyade; Plağı seçmek var. Kapağını çıkarmak var. İğneyi yerleştirmek var. Bir yüzünü bitirip diğer yüzünü çevirmek var. Albümün kapak tasarımına bakmak var.
Kısacası ritüel var!
Dijital dünya bize erişim sağladı, analog dünya ise deneyim sağlıyor.
Binlerce fotoğrafımız bulutta duruyor ama çocukluğumuzdan kalan on basılı fotoğrafı elimize aldığımızda bambaşka bir şey hissediyoruz. Binlerce kitabı bir cihazda taşıyabiliriz ama sevdiğimiz kitabın sayfalarının sararmasını da seviyoruz.
Belki geleceğin tüketicisi daha çok şeye sahip olmak istemeyecek. Daha anlamlı birkaç şeye sahip olmak isteyecek.
Ellerimizi neden yeniden kullanıyoruz?
Daha birkaç gün önce, 25 Ağustos'ta yayımlanan Pinterest 2026 Hobi Trendleri Raporu da tam olarak bu değişimin başka bir yüzünü gösteriyor. Raporda insanlar ekran dışı, dokunsal ve sonunda fiziksel bir sonuç bırakan uğraşlara yöneliyorlar. El işleri, günlük tutma, seramik, bahçecilik, evde yemek ve fermente ürünler hazırlama, koleksiyon oluşturma gibi uğraşlar yeniden öne çıkıyor. Pinterest'in ifadesiyle insanlar yalnızca bağlantıyı kesmek istemiyor; dikkat isteyen, ellerini kullandıkları ve sonunda gerçekten dokunabilecekleri bir şey bırakan faaliyetler arıyorlar. Genç Z kuşağının yüzde 51'i bir hobi sahibi olmanın mutluluklarına katkıda bulunduğunu söylüyor. ⁶
Bunu ayrıca çok iyi anlıyorum. Ben çocukluğumdan beri el sanatlarıyla vakit geçiriyorum. Bir şeyi ellerinizle yaptığınızda zaman başka türlü ilerliyor. Bir tezhip deseninin, bir seramik formunun, bir örgünün ya da dikilen küçücük bir parçanın hızlandırma tuşu yok. Bir ilmek atılır. Sonra bir tane daha. Bir hata yapılırsa geri sökülür.
Dijital hayatın bize unutturduğu bir şey yeniden ortaya çıkar: süreç. Günün sonunda da ekranda kaybolmuş saatler yerine elinizde gerçekten var olan bir şey vardır. Belki bunun verdiği tatmin sandığımızdan daha önemli. Çünkü günümüz ekonomisinin çok büyük bölümü tüketmeyi kolaylaştırırken analog uğraşlar insana yeniden üretici olduğunu hatırlatıyor.
Bir ekmek yapıyorsunuz. Bir çiçek yetiştiriyorsunuz. Bir şey dikiyorsunuz. Bir tabak boyuyorsunuz. Bir sandalye tamir ediyorsunuz. Bir deftere birkaç sayfa yazıyorsunuz. O gün yaptığınız şey ortada duruyor. “Bugün ne yaptım?” sorusunun fiziksel bir cevabı var.
Ama sosyal medyayı kapatınca hepimiz mutlu mu olacağız?
Burada romantik davranmamak gerekiyor. Analog yaşama dönüşü anlatırken “telefon kötü, sosyal medya kötü, kapatın ve mutlu olun” gibi kolay bir sonuca varmak bilimsel olarak doğru değil.
2025 yılında yayımlanan ve toplam 4.674 kişiyi kapsayan on araştırmayı inceleyen bir meta-analiz, sosyal medyadan tamamen uzaklaşmanın olumlu duygular, olumsuz duygular veya yaşam memnuniyeti üzerinde anlamlı genel bir etkisini bulamadı. ⁷
Fakat aynı yıl yayımlanan, 32 randomize kontrollü çalışmayı ve 5.544 kişiyi kapsayan başka bir meta-analiz sosyal medya kullanımını sınırlandırmanın öznel iyilik hâli üzerinde küçük ama istatistiksel olarak anlamlı olumlu bir etkisi olduğunu gösteriyor. ⁸
Bu iki araştırmayı yan yana koyunca aslında çok daha makul bir sonuç ortaya çıkıyor. Kimse dünyadan kaçmak istemiyor. Telefonu denize atmak, sosyal medya hesaplarını kapatmak da istemiyor.
Dijital olanla aramıza yeniden mesafe koyabilmek istiyoruz.
Belki sürekli bağlı olmakla tamamen kopmak arasında üçüncü bir yol var. Ve sanırım dünya yavaş yavaş o yolu arıyor.
Yeni lüks, Dikkat!
Uzun yıllar boyunca lüksü sahip olduklarımızla tarif ettik. Daha büyük ev. Daha iyi otomobil. Daha uzak seyahat. Daha pahalı saat. Şimdi bunların yanına başka bir şey ekleniyor. Kesintisiz zaman. Sessizlik. Mahremiyet. Doğa. Gerçek sohbet. Dikkatimizi bir şeye uzun süre verebilmek.
Bence yakın geleceğin en pahalı varlıklarından biri dikkat olacak. Çünkü herkes onu almak istiyor. Uygulamalar, markalar, platformlar, haber siteleri, oyunlar, videolar, reklamlar...
Dikkatimiz için devasa bir ekonomi yarışıyor.
Böyle bir dünyada insanın dikkatini kendisine saklayabilmesi bile bir ayrıcalık hâline gelebilir. Belki “lüks tatil” dediğimiz şey birkaç yıl sonra en hızlı interneti olan otel değil, telefona bakmayı unuttuğumuz otel olacak. Belki iyi restoran yemeğiyle değil, masadaki insanların birbirine bakabildiği yer olacak. Belki iyi ev daha fazla akıllı cihaza sahip olan değil, insanı daha çok sakinleştiren ev olacak.
Belki statü göstergesi ne kadar görünür olduğumuzdan daha çok ne kadar görünmemeyi seçebildiğimiz olacak.
Peki nereye gidiyoruz?
Bence analog yaşama geri dönmüyoruz. Zaten dönmemeliyiz de. Kimse yeniden banka kuyruğunda beklemek, kaybolduğunda saatlerce yol aramak ya da bir bilgiye ulaşabilmek için günler geçirmek istemiyor.
Teknolojinin bize sağladığı kolaylıkların büyük bölümünden vazgeçmeyeceğiz. Yapay zekâ daha da gelişecek. Evlerimiz, otomobillerimiz, sağlık sistemlerimiz daha akıllı olacak. Birçok işi makineler bizden daha hızlı yapacak. Ama belki tam da bu nedenle insan tarafımız için daha bilinçli alanlar yaratmak zorunda kalacağız.
Teknoloji hızlandıkça biz bazı şeyleri yavaşlatacağız. Her şey erişilebilir oldukça bazı şeyleri kendimize saklayacağız. Her şey dijitalleştikçe bazı şeyleri fiziksel tutacağız. Her şey otomatik oldukça bazı şeyleri ellerimizle yapacağız. Her şey görünür oldukça bazı anlarımızı görünmez kılacağız. Çünkü insanın her ihtiyacı teknolojik değildir. Bir dostun yanında oturmanın uygulaması yok. Bir kitabın sayfasını çevirirken çıkan sesin güncellemesi yok. Bir çocuğun büyümesini hızlandıramıyoruz. Toprağın kokusunu ekrandan alamıyoruz. Bir insanın elini uzaktan gerçekten tutamıyoruz. Bir masanın etrafında saatlerce konuşmanın kısa yolu yok. Sanırım geleceği, teknoloji şirketlerinin bize ne sunacağı belirlemeyecek. Bizim neyi kabul edip neyi hayatımızın dışında bırakacağımız da belirleyecek.
Belki bundan sonraki en önemli konumuz “Ne kadar dijital olabiliriz?” olmayacak. “Ne kadar dijital olmak istiyoruz?” sorusu olacak. Ve belki bütün bu analog dönüşün altında eskiye duyulan büyük bir nostalji falan yok. Daha basit bir şey var.
Kendi zamanımıza sahip olmak istiyoruz. Dikkatimizi geri istiyoruz. Ellerimizi yeniden kullanmak istiyoruz. Hayatımızın her anını izleyiciye sunmak istemiyoruz. Ve bütün dünya daha akıllı hâle gelirken, biraz daha insan kalmaya çalışıyoruz.
Sanırım görünmez olmanın yeni lüksü de tam olarak burada başlıyor.
Umarım en kısa sürede yeniden görüşürüz. Üşenmeyip, sıkılmayıp, buraya kadar okuyan tüm dostlara teşekkür ederim.
Çok sevgiler.
Kaynaklar
1. Adrian F. Ward ve arkadaşları — Blocking mobile internet on smartphones...
2. F. R. Van der Weel & Audrey L. H. Van der Meer — Handwriting but not typewriting...
3. Tracing Change in Social Media Use: A Qualitative Longitudinal Study
4. Eventbrite — Offline by Design: The Rise of Phone-Free Experiences...
5. IFPI — Global Music Report 2026
6. Pinterest — Pinterest Hobbies Trend Report 2026: Find Your Joy
7. Laura Lemahieu ve arkadaşları — The effects of social media abstinence...
8. The effects of social media restriction: Meta-analytic evidence from randomized controlled trials